17 Ocak 2012 Salı

The Catcher in The Rye - J.D.Salinger

Temel bir başlangıç olarak Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ını ve Albert Camus'un Yabancı'sını okumuş olanlar bilir "dışardaki" adamları. Bulunduğu ortamdan rahatsız ve kendini hiçbir yere ait hissetmeyen avareleri ve hayatlarındaki koca kara mizahı. Buradaki kara mizah ise şüphesiz tuhaf ve alakasız olaylarla birdenbire saçma sapan bir boyuta saran yaşamları.. Bir adamın yanlışlıkla bir adamı öldürmek suretiyle hapse girmesi veya -söz konusu kitabımız için- eskrim takım gereçlerini New York metrosunda unuttuğu için okuldan atılan bir çocuk gibi...

Ben Türkçeye çevrilmiş haliyle Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı hem sevdim hem sevmedim. Kitabın başları çok iyiydi, özellikle gözümüze sokulan sinemadan nefret eden, şekilciliğe ve sahteciliğe karşı aykırı bir lise çocuğu vardı önümüzde. Ki kendisi de ironik olarak kendisiyle alakası olmayan başka çocuklarla bir zengin kolejine tıkılmıştı. Ve "epey cahil olduğunu fakat çok okuduğunu" söyleyen gerçekçi bir çocuktu kendisi. Yaşının çok üstünde bir olgunluğa erişmişti küçük yaşta. Bunun sebebi biraz yazar olan abisi D.B. (kitapta ismi verilmiyor) ve biraz da küçükken kaybettiği kardeşi Allie idi.

Yalnız kitabın belli bir bölümünden sonra büyü bozuldu, o olgun çocuk gitti ve yerine kısmen seks bağımlısı, baba parası yiyen züppe bir çocuk geldi. Aslında tam olarak böyle olmadığını göstermek adına kitapta küçük atraksiyonlar olmaya devam ediyordu hala fakat kitabın başındaki etkiyi kesinlikle yakalayamadı şahsımca. Aksine çocuğu olgun bir insandan çok deli bir insana doğru yöneltti Salinger aniden. Ölmüş kardeşiyle muhabbet ettirip, etraftaki diğer karakterlerin ağzına "psikiyatr" sözcüğünü daha fazla sürerek. Şüphesiz ki bu mantıklı zira karakterimiz Holden Caulfield'ın olgunluktan kırılıyor olduğunu söylemek de aslında biraz abartı olur.

Hayattan hiçbir beklentisi bulunmayan, talihsiz, babadan zengin, karamsar, yalnız, tuhaf bir çocuk Holden. Central Park'taki göllerde bulunan ördeklerin kışın göl buz tuttuğunda nereye gittiğini merak ediyor, okuldan atılıp başını alıp gittikten sonra kaldığı köhne bir otelde odasına bir fahişe çağırıyor fakat onunla muhabbet etmek istiyor, evet bunlar yalnız bir adamın çırpınışları. Ve kitaplarda genellikle böyle adamların sonuna tuhaf ve komik şeyler gelir. Asla kesin bir son yoktur. Zira karakter de havada asılı kalmıştır bir bakıma, sahip olduğu saçma farkındalıklar sebebiyle hiçbir zaman "çoğunluğun" geri kalanı gibi bir hayat süremeyecek ve ya bir gün merdivenlerden düşüp ölecek ya da sabah kahvesini içerken boğulduğu için hayatını kaybedecektir.

Sanırım buradan sonra bir spoiler alarmı!

Nitekim The Catcher in the Rye'ın da sonu böyle tuhaf ve hüzünlü...Her şeyi bırakıp gitmeye karar verdiği an geride veda edeceği sadece Phoebe adlı küçük kardeşinin kaldığını fark ediyor ve bu küçük kızın da bavulunu toplayıp geldiğini görünce gitmekten de vazgeçiyor, evine geri dönüyor. Alakasız ama bir o kadar da mantıklı bi son. Holden'ın yaşamından kısa bir kesit, yaşamının öncesinin nasıl olduğunu ve sonrasının nasıl olacağını anlayabileceğiniz bir kesit.

Her zaman bir şey peşinde ama neyin peşinde olduğunu bilmediğinden sürekli koşuyor ve arıyor, bitmek bilmez saçma bir arayış bu. J.D.Salinger'ın The Catcher in The Rye'ı karamsar ruhlara hitap eden güzel bir roman.

3 yorum:

  1. en sonlarda koccaa spoilerlar mı var yoksa ben mi yanlış gördüm.. son anda kurtarabildim sanırım ama.. kurtaramamış da olabilirim.. tam güzel blog hoşuma gitti vs yazacakken yerime mıhlandım.. spoiler mı dolu bu post? hem de uyarısız :(

    YanıtlaSil
  2. sanırım önerici bir yazıdan ziyade bodoslama ne düşündüğümü anlatan bir yazı oldu :/ spoiler için uyarı vereyim ben en iyisi.

    YanıtlaSil
  3. heh oldu.. bence iyi oldu..

    YanıtlaSil

Kim bu erol egemen

Fotoğrafım
İstanbul, Türkiye
günün çoğu vaktinde huzursuz ve rahatsız, hayatı ıskalama konusunda en az başarısız bir dart oyuncusu kadar başarılıdır.